Lizbon (1/2) - (21.11.2002) |
Tesadüfen uçakta bir Alman'la tanışıyorum. Peter zaman zaman Türkiye'ye iş için geliyormuş, ve Lizbon'da da çalışmış. Ne güzel, biraz daha bilgi alıyorum Peter'dan Lizbon ile ilgili. Demek Lizbon çok güzel. Demek şansın olsa orda yaşardın. Harika! Ben de oraya gidiyorum. Sevgilimin yanına. Delilik mi? Bilmem, henüz farkında değilim. O an aklımdaki tek şey Alex'i ne kadar çok özlediğim. Yazdan beri onu görmüyorum. Ağustos sonuydu yine annemlerin bana el salladığı yerden ben de ona el sallamıştım! 3 ay oldu…
Lizbon'u hayal edemiyorum. Alex'in gösterdiği fotoğrafları hatırlıyorum. Tarihi bir şehir, açık renkli eski binalar var. Kırmızı bir köprü ve nehir… Alex'in hergün vapurla geçtiği o muhteşem nehir. Lizbon önceleri sandığım gibi okyanus kenarında değil. Daha fazla hayal edemiyorum Lizbon'u. Aklımda sadece Alex var. Alex'i görmeye mi gidiyorum, yoksa Lizbon'da yaşamaya mı? Aslında herşeyi değiştiriyorum bir anda. Fakat sanki bana birkaç aylığına yolculuğa çıkıyormuşum gibi geliyor. Çok özledim Alex seni. Peter devam ediyor; insanları çok güzel, eğlenmeyi çok seviyorlar. Harika, ben de öyle! Frankfurt'a varıyoruz. Uçakta arkadaş olduğum Peter bana telefonunu veriyor. Alex'i arıyorum. Frankfurt'tayım, iyiyim. Ben de! Havaalanında görüşürüz. Ciao! Peter'a hoşçakal dedikten sonra bekleme salonunda yavaş yavaş Portekizliler belirmeye başlıyor. şimdi Portekiz'e gittiğim biraz daha somutlaştı. Bize çok benziyorlar. Uçaktaki yerime yerleşiyorum. Sanırım yanımdaki beyefendi Portekizli. Yaşasın! Bir arkadaşım daha oldu.
José bana Lizbon'u ve dolayısıyla Portekiz'i anlatıyor. Biraz daha gerçekçi anlattıkları. Hayat o kadar kolay değil burada. 25 Nisan 1974 darbesinden sonra Portekiz açabilmış gözlerini dışarıdaki dünyaya; duyabilmiş dünyada olan biteni ve konuşabilmiş onlar hakkında. Diktatörlükten, Salazar'dan sonra, derin bir nefes alabilmişler. Toparlanmaya başlamışlar. Ve aynı nesil 80'lerden sonra başka türlü bir devrimle, yenilikle karşılaşmış: Avrupa Birliği. Bu sefer AB'nin nimetlerinden faydalanmışlar, ama aynı zamanda inanılmaz kültür şokları ile karşılaşmışlar. Kolay olmasa gerek. şu an nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu nesil yoksulluğu da refahı da yaşamış. şimdi hayat nispeten daha kolay. İster istemez Türkiye ile kıyaslıyorum Portekiz'i. Benzerlikler yok değil. Biz de darbesi bol bir ülkeyiz ve şu an AB'ye girmeyi planlıyoruz. Bakalım Portekiz'de hayat nasıl olacak, hemen iş bulabilecek miyim diye düşüncelere dalarken, José Lizbon üzerinde uçtuğumuzu söylüyor ve aşağıya dikkatli bakarsam Tejo Nehri üzerinden geçen, 25 de Abril Köprüsü'nün ışıklarını görebileceğimi söylüyor (köprü tabiiki ismini darbe tarihinden alıyor). Camdan dışarı bakıyorum ve ilk defa Lizbon'la gözgöze geliyorum. Lizbon'un ışıkları bana göz kırpıyor. Hoşgeldin diyor. Sanki Alex de kafasını yukarı kaldırmış gülümseyerek bana bakıyor, “Sonunda!â€? der gibi. Sonunda diyor José, vardın Lizbon'a. Havaalanında grev var, valizin biraz geç çıkabilir.</FONT></P>
<P class=MsoBodyText style="MARGIN: 0in 0in 0pt -113.4pt; TEXT-ALIGN: justify"><FONT face="Geneva, Arial, Sans-serif">Lizbon'daki ilk grevimle böyle karşılaşıyorum. Hakikaten valizin gelmesi uzun sürüyor, belki de sabırsızlığımdandır. Sabırsızlanıyorum, heyecanlanıyorum, aklımdan binlerce şey geçiyor. Sanki Alice'in harikalar dünyasındayım. Önümde bir sürü kapı var. Hangi kapıdan geçmem gerekiyor bilmiyorum. Kapılardan birisi rüyamı gerçekleştirecek, sadece onun farkındayım. Ben kapıdan geçince Alex'le gözgöze geleceğim. “Buradayım, geldim.â€? Deyip, beş senedir yapmak istediğimizi yapacağım ve rüyamızı gerçekleştireceğim. Sarılacağım ona bir daha ayrılmamak üzere, öpeceğim, “Çok özledim seni.â€? deyip. Ve kapılardan birine, daha doğrusu herkesin yöneldiği kapıya doğru ben de gidiyorum ve geçiyorum kapıdan… O da ne! Demek bu bekleme salonuna giden kapı değilmiş. Silkiniyorum, hayat böyle işte; yapılan planlar hiçbir zaman tamı tamına gerçekleşmez. Sürgülü kapılar her iki tarafa doğru açılırken, ikinci büyük kapıdan geçiyorum. Önümde heyecanlı bir kalabalık var ve sanki tüm yolcular olarak podyuma çıkmışız, kendimizi beğendirmeye çalışıyoruz. Bekleme salonundakiler de beğendikleri yolcuları alıyorlar yanlarına. Benim sahibim nerede? “Yok mu beni beğenen?â€? diyen gözlerim Alex'i arıyor. Tüm yolcular bekleme salonuna sağlı sollu inen podyumu terketmeden sahiplerini buluyorlar. Nerede benimki? Paniğe kapılıyorum. Unuttu mu yoksa? Daha birkaç saat önce konuştuk, görüşeceğiz dedik. Başına kötü birşey mi geldi acaba? Paranoyaklaşıyorum. Etrafıma bakınıyorum. Kimse yok. Yok hayır aslında herkes burada da, benim gözüm Alex'i görmeyince sanki havaalanı bomboşmuş gibi geliyor. Oyalanıyorum. İnsanları incelemeye koyuluyorum. Etraftaki Afrikalı ve Brezilyalıların çoğunluğu dikkatimi çekiyor. Ama beni fazla oyalayamıyor bunlar. Herkes birbirine sarılıp, birbirini öperken, hasret giderirken içimde bir sıkıntı, bir yalnızlık duygusu beliriyor. Dayanamıyorum; daha önce gözüme kestirdiğim ankesörlü telefonlara dogru yürüyüp, bir yandan da telefon, kredi kartımı kabul etsin diye dua ediyorum. Harika! Telefonlardan biri kredi kartı ile çalışıyor. Dikkatlice Alex'in cep telefon numarasını çeviriyorum. Bu cep telefonları da harika şeyler canım! Alex? Nerdesin? Telefonların yanındayım. Hah, gördüm seni! Hoşçakal demeden telefonları kapatırken gözgöze geliyoruz. Gözlerimiz kenetlenmiş, aynı filmlerdeki gibi sanki ağır çekimle birbirimize doğru koşuyoruz. Havalanının o kalabalık bekleme salonu birden bire yine boşalıyor. Bu sefer bir Alex var, bir de ben. Biz birbirimize yaklaşırken önümüzdeki tüm engeller kalkıveriyor, tüm insanlar çekiliveriyorlar. Sanki herkes olayın kutsallığının farkında bize yol veriyor. Biz de bu duruma saygısızlık etmemek için mi, ne diyeceğimizi bilemediğimiz için mi bilmem, sadece sıkı sıkı sarılıyoruz. Bir kucak dolusu sevgi var aramızda. Sıcacık! Türkçe ‘canım' diyemesem de, Alex anlıyor ne demek istediğimi. Türkçe, Portekizce, İngilizce hepsi bir dil oluveriyor, bütünleşiyor, evrenselleşiyor sanki aramızdaki bu duygusal iletişim, etkileşim. Artık birbirimize kavuştuk. O anki rahatlama duygusunu anlatamam. Üzerimdeki yükün biri kalkıyor biri biniyor: buradaki hayata ayak uydurmak. Ama bunları şimdilik askıya alıyorum. Ve nihayet konuşmaya başlıyoruz. Çok mutluyuz. Alex sevinçten benim tüm geçmişimi, hatıralarımı, yirmidört senelik Ankaram'ı içine sığdırdığım yirmidört kiloluk valizimi kuştüyü gibi kaldırıveriyor. Bu sefer sormuyor, valizin neden bu kadar ağır diye. Sadece gülümsüyor. Seni nereden, hangi yoldan eve götüreyim, diye soruyor. Köprüden de geçecek miyiz? Gördüm ışıklarını uçaktan diyorum. Evet tabiiki, ama önce sana Lizbon'u gece de olsa göstermek istiyorum diyor. Lizbon gece de çok güzel, özellikle cuma akşamları. Tabii Lizbon'un gençleri evde durur mu?
<P class=MsoBodyText style="MARGIN: 0in 0in 0pt -113.4pt" align=left><FONT face="Geneva, Arial, Sans-serif">Karavanımıza gidiyoruz ve Lizbon'daki ilkler de böylece başlıyor. Önce, caddesi geniş bir semtten geçiyoruz. Müstakil evler çok güzel ve bakımlı. Bahçeleri var. Yavaş yavaş aşağı doğru indikçe caddeler daralıyor, sokaklarla bir oluyor. Evler antikleşiyor. Kendimi birdenbire tarihte bir yolculukta hissediyorum. Sanki kabarık elbiseli, saçları sarı peruklu 18. yüzyıl kadınları evlerinden çıkıvericekmiş gibi geliyor. Sokaklar daraldıkça kalabalıklaşıyor. Pırıl pırıl oluyor. Bir canlılık bir hareket. Saat gece bir, ama herkes evini yeni terketmiş, atmış kendini sokaklara. Bir yandan binaları inceliyorum. O kadar eski ve o kadar güzeller ki…</FONT> </P>
<P class=MsoBodyText style="MARGIN: 0in 0in 0pt -113.4pt; TEXT-ALIGN: justify"><FONT face="Geneva, Arial, Sans-serif">Sonra üzülüveriyorum bakımsızlıktan terkedilmiş bir sürü bina görünce. Evlerini yeni terketmişlerle, terkedilmiş binalar aynı yerdeler. Nehre paralel anayoldan geçmeye çalışıyoruz. Saat gece yarısı iki ve inanılmaz bir trafik yoğunluğu var. Bu sefer tam aksine trafikte beklemek hoşuma gidiyor. Yaşayan Lizbon'u görünmeden süzmenin en iyi yolu. Sanki durduğum yerde tarihte kayboluyorum. Alex'in sesi ile birden yolumu bulup, olduğum yere geri dönüyorum. Lizbon'u nasıl buldun? Daha birşey görmedim ama büyülendiğim aşikar. Evin yolundayız. Sonunda o muhteşem kırmızı köprüye yaklaşıyoruz. Lizbon'u diğer tarafa, evimize bağlayan köprü. Köprüye yaklaşırken tam karşımızda Brezilya'nın hediye ettiği İsa heykeli Lizbon'u kucaklıyor. Almada'ya da sırtını dönmüş. Ama insan güvendiğine sırtını yaslar, diyorum. Alex'in hoşuna gidiyor, teselli buluyor dediklerimle. Anladığım kadarıyla biraz kıskanılıyor İsa heykelinin Almada'da olmasına karşın, Lizbon'a ait olması. Köprüdeki manzara muhteşem. Biz köprüde ilerledikçe Lizbon'un ışıkları da köprünün her iki tarafından süzülüveriyor ve yavaş yavaş geride kalıyor. Ama sönmüyor, çünkü Lizbon'u uzun bir gece bekliyor. Aslında bizi de; çünkü anlatacak,konuşacak çok şey var. Ben ağzım açık güzel manzarayı izlerken eve yaklaşıyoruz iyice. Yeni evimi merak ediyorum, yeni yaşamımı. Alex'i kendi evinde merak ediyorum. (devamı yakında...)
Fotoğraflar: Alex Vieira