gezgin.com yeni kayıt | giriş 
notlar
aktiviteler
fotoğraflar
gezi yazıları
forum


not ekle
fotoğraf ekle
aktivite ekle
yazı ekle
foruma yaz



Lizbon (2/2)

Lizbon (2/2) - (2.1.2003)

Konuşurken sıza kaldığımız uzun bir gece ve kısa bir uykudan sonra nihayet uyanıyoruz. Aman tanrım ne güzel! Rüya gibi… Alex erkenden kalkmış benden önce, kahvaltı hazırlamış. Mis gibi bir omlet, peynir ve portakal suyu. Karnım o kadar aç ki, kalkarkalkmaz kahvaltıyı yatağımda görmek inanılmaz bir jest olarak hafızamda yer ediyor. Ekmek değişik, peynir de bizim beyaz taze peynirler gibi değil: yağsız ve tuzsuz. Daha ilk yemeğim burda ve herşey değişik görünüyor. Güzel bir kahvaltı yapıyoruz. </FONT></P>

<P class=MsoBodyText style="MARGIN: 0in 0in 0pt -113.4pt; TEXT-ALIGN: justify"><FONT face=Tahoma>Alex beni Lizbon'un çok merak ettiğim ve en modern bölgesi Expo98'e götürmek istediğini sölüyor. Ama önce başka bir sürprizi varmış. Nazar boncuğu karavanımıza biniyoruz. Dar sokaklardan, sonra ağaçların arasından ormanlık biryere geliyoruz. Sürprizin ne olduğunu hala bilmiyorum. Hava biraz puslu biraz yağmurlu ve heryer ıslak. Alex birazdan arabayı park ediyor ve dışarı çıkıyoruz. Arkamdan sarılıyor bana. Uçurum gibi bir yerin kenarındayız. Oldukça yüksek ama aşağıda evler, yollar görüyorum; daha ileride bir kumsal daha ileride… Alex bak diyor, daha ileriyi gösteriyor. Aman tanrım! şimdi bu okyanus mu?</FONT></P>

Ömründe hiç okyanus görmemiş ben eşsiz bucaksız, sonsuz mavi okyanusu da ilk defa böylece görmüş oluyorum. Yanına gitmek istiyorum, daha önce görmediğim büyük dalgaları görmek istiyorum… Balıkçıları ve balıkçı teknelerini. Hemen ışınlanıveriyoruz, Costa da Caparica sahiline. Altın gibi bir kum incecikten ve masmavi bir okyanus, en derininden. </FONT></P>

Atlantik dalga dalga değiveriyor ikide bir, bu altından kumsal Costa da Caparica'ya. Dalgalar da bizim Akdeniz'in, Karadeniz'in dalgaları gibi değil. Her sene dünya sörf şampiyonalarının yapıldığı yer burası. Bu sahil kilometrelerce uzayıp gidiyor. Biz de Lizbon'a Expo98'e doğru yol alıyoruz. Oraya araba ile gitmek yerine vapurla gitmeyi tercih ediyoruz. Türk pavyonu duruyor mu diye soruyorum Alex'e. Hemen hemen hiçbir ülke pavyonunu fuardan sonra daimi olarak bırakmamış. Bunun da bir sebebi var. Lizbon milyarlarca escudo verip yaptırdığı Expo98 alanını Sevilya'daki Expo92 gibi terkedilmiş ve işe yaramaz olarak bırakmak istemiyor. Zaten devletin de sokağa atacak parası yok. Expo için çok canlı ve modern bir yer inşa edip, fuardan sonra da çeşitli etkinliklerle insanları buraya çekmek istiyorlar. Başarılı da oluyorlar. şimdi Expo98 fuardan kalan birkaç hatıra dışında kapalı sergi salonu, bazen müzik ve tiyatro gösterilerinin yapıldığı bir spor salonu, botanik bahçeleri, akvaryumu, kafe-bar-restoran üçlüsü, bilim merkezi ve inanılmaz büyük bir alışveriş merkezi ile dopdolu bir kültür-sanat-spor merkezi. Özellikle akvaryumu görmek istiyorum. Alex'in de planları arasında. Expo98 fuar alanı Lizbon'un azıcık kuzeydoğusunda yine Tejo Nehri'nin kıyısına düşüyor. Önce burdan vapurla karşıya geçmemiz gerekiyor. </FONT></P>

<P class=MsoBodyText style="MARGIN: 0in 0in 0pt -113.4pt; TEXT-ALIGN: justify"><FONT face=Tahoma>İşte sonunda Alex'in bana mektuplar yazıp; şimdi vapurdayım, hava güneşli, deniz durgun diye mesajlar attığı meşhur turuncu beyaz vapurları görüyorum. Çok nostaljik bir havası var vapurların, bana hatırlattığı o özlem dolu mektupların dışında görüntü itibari ile 70leri 80leri çağrıştırıyorlar bana. Kimbilir ne mektuplar yazıldı ne mektuplar okundu bu vapurlarda; kimbilir kaç kişi seni seviyorum dedi, kaç kişi sevdiği için kavga etti… inanılmaz romantik. Hele o yılların verdiği özlemden sonra gelmişim buraya sevgilimin elini tutuyorum, sarılıyorum ona ve önümde Lizbon bir dalga boyu daha yaklaşıyorum ona. Güvertedeyiz, en yüksek yerde ve insanın ister istemez ‘I am the top of the world.' diyesi geliyor. Alex gösteriyor bana birer birer Lizbon peyzajının neler demek istediğini. Sao Jorge Kalesi, Sé Kilisesi, Lizbon'un kapısı Rua Agusta, Belém Kulesi, Estrela Bazilikası…hepsi sanki turistlere kendilerini beğendirmek için sıraya dizilmişler. Vapurdaki 10 dakikalık rüzgarlı yolculuğumuzda şöyle bir özetle geçiveriyoruz Lizbon'u. </FONT></P>

Lizbon'u İstanbul'a benzetmeye başlıyorum. Sanki Asya yakasından Avrupa yakasına vapurla gitmiş gibiyim. Mimarideki farklılık bile benziyor İstanbul'a. Tarihi yapılar ve modern yapılar yanyana. Lizbon manzarası inanılmaz renkli ve eski görünüyor. Lizbon küçük tepelerin üzerine kurulmuş, üzerine de 3-4 katlı evler konmuş küçük bir şehir görüntüsü veriyor. Ayrıt edici bir mimarisi var. Latin Avrupa ya da kubbeli kliselerle Roma mimarisi de göze çarpıyor. Evler taştan ve yanyana dizilmiş uzun penceleri, pencerelerinin de beyaz çerçeveleri var. Heryerde sarı, pembe, turuncu binalar insana güneyden gelen bir rahatlık ve bir neşe veriyor. Metro ile Expo'ya doğru yol alıyoruz. Dikkatimi çekiyor, her metro istasyonu o semti anlatıyor Portekiz'e özgü fayans işleri ile. Sonunda Orient istasyonuna varıyoruz. Dışarı çıktığımızda İspanyol mimar Calatrava'nın tasarladığı Orient garını görüyorum. Bu organik yapı üzeri kaslarla örtülmeye hazır bir iskelet sistemini hatırlatıyor bana. Bu iskelet sistemini de hayata geçiren istasyonu ve garı kullanan %100 canlı yolcular.</FONT></P>

Expo'nun içine giriyoruz. Çok modern bir park. Alex hemen beni tüm dunya ülkelerinin bayraklarının olduğu yere götürüyor. Burdaki ilk günüm ama milli duygularım kabararak bayrağımızın olduğu göndere gidiyorum ve güzel bir fotoğraf çektiriyorum. Buraya gelen herkesin böyle bir fotoğrafı olsa gerek. Expo'nun bilim merkezinden, botanik bahçelerinden, içinde kaplumbağa olan minik göletlerinden, barlar sokağından, kulesinden geçtikten sonra teleferiğe binerek akvaryuma gidiyoruz. Akvaryumun adı ‘Oceanarium'. İçeri girerken platform üstünde okyanuslar ile ilgili yazılmış minik notları okuyoruz. Yazılanları okurken geri planda duyduğumuz su efektleri ile iyice havaya girip okyanusları hayal etmeye başlıyorum. Akvaryumun içinde herbir okyanusun birer minyatür örneği var. Hiç görmediğim sualtı ve suüstu yaratıklarını görüyorum. Bir nevi sualtı hayvanat bahçesi burası. Mercanlardan, köpekbalıklarına, denizatlarından, denizkabuklarına kadar herşey var. Denizci ülke Portekiz'den muhteşem bir sergi örneği bu. Portekiz denizcililk geçmişine çok sahip çıkıyor. Deniz yolu ile ülkeler keşfetmiş, kıta kıta dolaşmışlar. Prenslerini denizden uğurlamışlar savaşa, hala puslu bir günde denizden çıkıp geleceğine inanıyorlar. Hatta Türklerle bile tarihte ilk ve son defa böyle bir deniz yolculuğu sonunda Hindistan'da karşılaşıp savaşmışlar. Galip dönmüşler ülkelerine. Expo98 de çeşitli su oyunları ile Portekiz'e ve tüm dünyaya geçmişlerini hatırlatan bir sergi olarak hizmet veriyor. Burdan nehrin diğer tarafına giden 17km.lik köprünün adı da tabiki Vasco da Gama.

Vasco da Gama'yı ilerideki günlerdeki gezimde Belém'da görüyorum yeniden. Heykeli Belém bahçesinin tam ortasında. Lizbon'daki ilk haftam gerçek bir turist gibi geçiyor. Lizbon'un denize açılan kapısı Rua Agusta'dan geçiyor arabaların sesinden uzak mutlu turistlerin arasına karışıyorum. Daha sonra Chiado'ya geçip sokak café'lerinden birine oturup ben de Portekizce bir ‘bica' ya da koyu bir expresso içiyor yanında pastanenin binbir çeşit keklerinden en yumurtalısını, kremalısını seçiyorum. Önümde ünlü 16.yy şairi Camoes'un heykeli Portekiz için yazdığı destanı hayal etmeye çalışıyorum. Camoes'a selam gönderdikten sonra hemen sağ taraftaki Bairro Alto mahallesine geçiyorum akşamlardan birinde Alex'le. Bairro Alto'nun tipik evleri dikkatimi çekiyor daracık sokaklarından geçerken. Daracık sokaklarda daracık uzun evler, altlarında küçücük barlar, içlerinde küçücük adamlar var. Bu küçücük adamların sohbetleri o kadar büyük ki elinizde bir ‘imperial',  yani bir bardak bira barın dısarısında buluveriyoruz kendimizi arkadaşlarımızla. Hatta aynı bira bardağı ile bir sokak ilerideki bara başka arkadaşlarınızı görmeye gidiyoruz. Kimisi rock müzik dinliyor kimisi ‘fado' burda. Efkarlanıyor herkes, sohbete dalıyor fado dinlerken. Sohbet koyu, geceler de… Bairro Alto'da koyu geceler aydınlanıyor, herkes evin yolunu buluyor, biz de.

Lizbon'da görülecek çok yer var. Burayı gezmenin en iyi yolu yürümek. Bir sokak diğerine benzemiyor. şimdi sırada ne var diye heyecanla geziyorum Lizbon sokaklarını. Günlerden bir gün Belém'a gidiyorum. Bu sefer yolum biraz uzak olduğu için tramvaya biniyorum. Zil sesi eşliğinde eski ve renkli sokaklardan geçip Belém'a varıyorum. Nehir kenarındaki Kaşifler Anıtın'ın tepesine çıkıp güzel Lizbon'un ve Belém'ın minik manzarasına bakıyorum tepeden. Tüm nehir asilliği ile karışıyor okyanusa. Nehre sırtımı dönüp önümdeki yeşil Belém Bahçesini ve Vasco da Gama heykelini görüyorum. Hemen arkasında büyük Geronimo Manastırı. </FONT></P>

Lizbon'un diğer katolik şehirlerde olduğu gibi bir katedrali olmadığı için bu manastırın kilisesi katedral görevi de görüyor.Uzun manastırın hemen sol tarafında muhteşem bir mimari örneği olan modern Belém Kültür Merkezi var. Bazı kimseler bu kültür merkezinin yapılmasına karşı çıkmışlar, çünkü bu yeni yapının modern mimarisi ile tarihi manastırın heybetli görüntüsünü örtecek diye korkmuşlar. Ama hiç de korkulan olmamış. Kültür merkezi o kadar zarif ve ustaca tasarlanmış ki manatır yine eskisi gibi heybetini koruyor. CCB'nin mimarisi alçak ve geniş bir alana yayılıyor. İçinde sürekli değişen çeşitli sergiler var, bir de tasarım müzesi. Onun dışında çeşitli operalara, müzikallere, konserlere  sahipliği yapıyor. Çok da güzel bir botanik bahçesi var. Mimarisi bana biraz Arap ve çöl mimarisini anımsatıyor. Lizbon'a çok da yabancı bir kültür değil Arap kültürü. Araplar 14.yy'a kadar burda ve İspanya'da 700
yıl egemenliklerini sürdürmüşler. Bu yüzden Eski Lizbon sokakları yüzyıllar öncesinden Araplar'ın tasarladığı şeklinde hala benliğini koruyor. Daracık ve yüksek sokaklar. Özellikle Lizbon kalesi ve çevresinde bu sokaklarda kaybolmak inanılmaz zevkli. Kale de Araplar zamanından kalma. Yeşil tepelerden birinin üstünde tüm Lizbon ve Tejo ayaklar altında iken bu esintili manzarayı seyretmek insana huzur veriyor. Ama ben şimdi Belém'dayım ve Alex beni buranın en meşhur tatlısı ‘Pasteis de Belém' ya da Belém dışındaki yerlerdeki diğer ismi ile ‘Pasteis de Natas' yemeğe götürüyor. Buradan geçen yerli yabancı herkes mutlaka bu tatlıyı yiyor. İçi kremalı, üstü tarçınlı, mis kokulu bu minik yuvarlak milföy keklerden Alex altı tane ısmarlıyor. Gelenek böyle işte. Bu pastane bu keklerden günde binlerce üretiyor olsa gerek. Sıcacık keklerimiz geliyor. Yanında da içimizi ısıtacak sıcak çikolata da iyi gidiyor. Belém'a bir sonraki gelişim maraton zamanında oluyor. Alex tam bir mini maraton tutkunu olduğu için ben de merak ediyorum açıkçası maratonu. Mini maraton her Mart aynının son haftası düzenleniyor. Nehrin diğer tarafı Almada'dan başlıyor ve Lizbon'da Belém'da bitiyor. Toplam 8km. koşuluyor. Mini maratonun bence en çekici yanı ise Tejo nehrinin üzerinden geçen Almada'yı Lizbon'a bağlayan 25 de Abril Köprüsü'nü birbaştan bir başa geçiyor olması. Normalde köprüde araba ile bile durulması yasakken 25.000 koşucu 5km.lik köprüyü koşarak geçiyor. Koşunun esnasında sürekli su ve içecek sağlıyorlar ve sonunda da yiceyek-içecek veriyorlar. Tabiki koşuyu bitiren herkese birer de madalya. Mart ayından beklenmeyecek bir şekilde sıcak havada, antrenmansız katıldığımız maratonu 1,5 saatte bitiriyoruz. Karnımızı bize verilen yiyecek torbaları ile biraz doyurduktan sonra ellerimizde madalyalarımız bu sefer büyük maratona katılan koşuculara moral vermek için koşu alanına gidiyoruz. Portekizce ‘Força', yani zorla, devam et diyoruz. Lizbon'un Santos'tan sonraki bu en popüler etkinliğine de katılmış oluyorum. Santos ise Haziran ayında yapılan bir halk eğlencesine verilen isim. ‘Santos' azizler demek. Her şehrin bir azizi ve bu azize adanan bir günü var. Lizbon'un azizi Santo Antonio, iyi evlilik ve sadakat eş bulduğuna inanılıyor ve aziz günü 13 Haziran. Bu yüzden 12 Haziran gecesi sabaha kadar kutlama var Lizbon'da. 13 Haziran tüm Lizbon'da tatil neyseki. Lizbonlular sokaklara çıkıyorlar ve Sé Bazilikası'nın etrafında toplanıyorlar. Binlerce insan hep birlikte dans ediyor, sokak satıcılarının yaptığı mis kokulu ekmek arası sardalye ya da ‘febras' dedikleri ızgara et yiyorlar. Tabiki geleneksel içecekleri ‘sangria' da eşlik ediyor akşam yemeklerine. Santos boyunca yani akşam dokuzdan sabah altıya kadar binlerce insan bir oraya bir buraya dolaşıp duruyor, hatta tanımadıkları insanlarla bile anlık danslar yapıp tekrar kendi rotalarında gidiyorlar. İnanılmaz bir devinimle binlerce kişi eski Lizbon'u turluyor ve Santo Antonıo evlilik azizi olduğu için dua ediyorlar aradıkları eşi bulsunlar diye. Ben aradığım eşimi bulduğum için ona sıkı sıkı sarılıyorum Santos boyunca kimseler kapmasın diye.

Buraya ilk geldiğimden bu yana 1,5 yıldan fazla zaman geçti. Alex'le Lizbon'daki bu güzel şehirde acı tatlı bir çok anımız oldu. Burda evlendik, burdan balayına çıktık. Burda güldük nehir kenarında, yine burda ağladık özlediklerimizi hatırlarken, akıttık gözyaşlarımızı nehre. Kolay olmasa da özlemlerle, heyecanlarla geçti zaman. Ama ben Lizbon'a her gittiğimde, Lizbon'u evimizin camında her gördüğümde yeniden aşık oldum bu şehre.